Bir Metnin Aysbergi: Mâide 44 ve İslam Dünyasının Siyasi Realitesi

Bir Metnin Aysbergi: Mâide 44 ve İslam Dünyasının Siyasi Realitesi

“Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayeti günümüz İslam coğrafyasında nasıl okunuyor; metnin zahiri ile sosyolojik gerçeklik nerede çatışıyor?

Kur’an-ı Kerim’in Mâide Suresi 44. ayetinde yer alan “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” cümlesi, İslam siyaset düşüncesinin tarih boyunca en çok tartışılan, en çok iltibas üretilen ve günümüzde de fırtınalar koparan metinlerinden biridir. 

Peki, günümüzde sayıları 50’yi aşan İslam ülkesinin yönetim kademeleri, adli mekanizmaları ve siyasi otoriteleri bu ayeti “amansız ve katıksız” bir şekilde lafzıyla uygulamaya kalksaydı ne olurdu? İslam dünyasının mevcut sosyo-politik yapısında nasıl bir tablo ortaya çıkardı?

Bu soruya yanıt ararken önce tablonun görünen kısmına, ardından da derinlerde yatan felsefi ve hukuki çelişkilere bakmak zorundayız.

Görünen iddia şudur:

Eğer bir devlet İslami iddialar taşıyorsa, mevzuatını, ceza kanunlarını, iktisadi sistemini ve kamusal düzenini eksiksiz biçimde İlahi vahyinkilerle ikame etmelidir. Bunu yapmayan her yönetici, her kadı veya her rejim; ayetin zahirine bakılarak peşinen “kâfir” ilan edilmelidir. 

Arkasındaki somut gerçeklik ise son derece karmaşık, çok katmanlı ve yakıcıdır. 

Günümüz İslam dünyasında Mâide 44. ayetin lafzi ve sığ bir okumayla doğrudan uygulanmaya çalışılmasının doğuracağı üç temel sonuç bulunmaktadır:

Birincisi, devasa bir “Tekfir Krizi” ve iç savaş sarmalıdır.

İslam hukuku metodolojisinde (Usul-i Fıkıh) Sahabe döneminden (özellikle Hz. Ali ve İbn Abbas çizgisinden) bu yana kabul edilen temel bir kaide vardır: “Küfrün dününe/kapsamına bakılır.” İbn Abbas, bu ayetteki “küfür” ifadesinin, dini tamamen inkâr eden “Büyük Küfür” değil; hükmü çiğneyen, adaletsizlik yapan ama ilahi otoriteyi reddetmeyen yöneticiler için “Küfrün altındaki küfür” (Küfrün dūne küfr) yani nankörlük ve günahta ısrar olduğunu belirtmiştir. 

Eğer günümüz İslam ülkelerinde bu derin yorum bir kenara itilip harici/selefi mantıkla “Allah’ın kanunlarıyla hükmetmeyen herkes kâfirdir” denklemi doğrudan işletilseydi; Fas’tan Endonezya’ya kadar mevcut yönetimlerin, parlamentoların, anayasa yapıcıların ve yargıçların tamamı “tekfir” edilir, toplumsal meşruiyet sıfırlanır ve coğrafya devasa bir kargaşanın (kaosun) içine yuvarlanırdı.

İkincisi, “Vicdan ile Güç” arasındaki çelişkinin derinleşmesidir.

Ayetin devamındaki uyarı çok nettir: “İnsanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir değere satmayın.” Günümüz İslam dünyasındaki en büyük kriz; anayasadaki maddelerden ziyade, yönetimlerin güçten, sermayeden, küresel aktörlerden ve koltuk kaybından korkarak “adaleti ve ahlakı” ertelemesidir. Eğer ayet günümüz dünyasına gerçek manasıyla uygulanacak olsaydı, öncelikle mahkemelerdeki rüşvetin, kamudaki torpilin, gelir adaletsizliğinin ve insan hakları ihlallerinin önüne geçilirdi. Ayet sadece bir “ceza kanunu” maddesi değil; güç sahiplerinin kendi menfaatleri uğruna hukuku bükmelerine çekilmiş devasa bir vicdan barajıdır. 

Üçüncüsü, “Şekilsel Şeriat ile Hakiki Adalet” çatışmasıdır.

Bugün bazı İslam ülkelerinde şeklen İslami kanunlar yürürlüktedir; ancak yolsuzluk, liyakatsizlik ve keyfilik tavan yapmıştır. Şeklen “Allah’ın indirdiğiyle hükmettiğini” iddia edip; uygulamada adaleti, şeffaflığı ve kul hakkını çiğneyen bir rejim, Mâide 44’ün ruhunu ihlal etmiş demektir. Zira ayetin indiği bağlam (esbab-ı nüzul), sırf kendi kabilesini veya elitlerini korumak için kutsal metnin hükümlerini eğip büken, adalet terazisini şaşırtan Yahudi alimleri ve hakimleridir. 

Sonuç olarak:

Mâide 44. ayet; günümüz İslam ülkelerinde siyasi iktidarları devirmek için kurgulanan sığ bir ceza sloganı değildir. 

Eğer bu ayet günümüz İslam coğrafyasında amaca ve ruha uygun şekilde ele alınsaydı; ortaya biçimsel yaptırımlardan önce, mutlak bir adalet, tavizsiz bir liyakat ve güç odaklarına karşı dimdik duran bir yönetim ahlakı çıkardı. 

Sadece kanun maddelerini “dini” yapmakla Allah’ın indirdiğiyle hükmedilmiş olmaz; O’nun emrettiği adaleti, dürüstlüğü, ehliyeti ve kul hakkına saygıyı mülkün temeli kılmakla hükmedilmiş olur. Bu olmadığı sürece, şekilsel tartışmalar İslam dünyasını dönüştürmez; yalnızca kendi içindeki çatışmaları derinleştirir.

Abdullah Özdemir — Diğer Yazıları

OKUYUCU KÖŞESİ

Yorumlar

0 yorum

Henüz yorum yapılmadı. Görüşünüzü ilk paylaşan siz olun.

Yorum Yap

Yorumlar yayımlanmadan önce editör onayından geçer. E-posta adresiniz yayımlanmaz.

Yorum göndererek Gizlilik Politikası kapsamında IP adresinizin güvenlik ve moderasyon amacıyla kaydedilmesini kabul edersiniz.