Dağ Yöresinin Sessiz Çığlığı: Bir Mektubun Aynasındaki Bursa

Dağ Yöresinin Sessiz Çığlığı: Bir Mektubun Aynasındaki Bursa

Harmancık’tan yükselen açık mektup yalnızca siyasi bir sitem değil; göçle boşalan ilçelerin, ulaşılamayan telefonların ve ötelenen temsil hakkının birikmiş feryadıdır.

Sosyal medyada yayılan birkaç paragraflık bir metin, kimi zaman yüzlerce sayfalık raporların anlatamadığı çıplak gerçeği tek hamlede ortaya serer. Harmancık’tan yükselen, “Hamamcı Kemal” imzasıyla doğrudan Cumhurbaşkanı’na hitaben yazılan o açık mektup da tam olarak böyle bir etki yarattı.

Kullanılan dil öfkeli olabilir, hedef alınan isimler siyasetin terazisinde tartışılabilir. Fakat mektubun satır aralarına sinen o derin sahipsizlik hissini, Dağ yöresinin yıllardır içine attığı o sessiz kırgınlığı görmezden gelmek mümkün değildir.

Harmancık, Keles, Orhaneli ve Büyükorhan… Bursa’nın sırtını dayadığı, seçim sandığı her önüne geldiğinde sadakatini ve desteğini tereddütsüz sandığa yansıtan Dağ yöresi. Yıllardır kentin en cefakâr, en sabırlı ama aynı zamanda en çok göç veren, en az yatırım alan coğrafyası.

Mektupta geçen şu cümle aslında meselenin can damarıdır:

“Gençlerimizin neyi eksik? Sahipsizlikten gençlerimiz ilçeyi terk etti.”

Bir baba, bir esnaf ya da sokaktaki bir vatandaş; kendi çocuğunun kendi ilçesinde veya Bursa’nın kamu kurumlarında bir gelecek göremediğini hissediyorsa, orada durup düşünmek gerekir. İlçeler boşalıyor. Dağ köylerinde kahvehaneler yaşlılara kalmış; gençler ya Nilüfer’in fabrikalarında asgari ücretle vardiya bekliyor ya da şehre tutunamayıp başka ufuklara savruluyor. Kamu kadrolarında, belediye teşkilatlarında veya bürokratik atamalarda kendi çocuklarının yalnızca en alt kademelere layık görüldüğü inancı yerleşmişse, o toplumda adalet duygusu ağır yara alır.

Görünen tartışma; “Bursalı olan mı yönetsin, dışarıdan gelen mi?” çatışması gibi sunuluyor. Mektupta Faruk Çelik, Recep Altepe, Efkan Ala gibi kentin siyasi geçmişine damga vurmuş isimlerin yan yana getirilerek hedef seçilmesi bu eksende okunabilir.

Ancak arkasındaki asıl mesele dar bir “hemşehricilik” kavgası değildir; asıl mesele liyakat ve adil temsildir.

Bursa, Kafkaslar’dan Balkanlar’a, Anadolu’nun her vilayetinden göç almış büyük bir Türkiye mozaiğidir. Bu kente emek veren, alın teri döken, değer katan herkes bu şehrin evladıdır; siyaset yapma hakkı kimsenin tekelinde olamaz. Dışlayıcı, ötekileştirici bir mikro milliyetçilik bu kente fayda getirmez.

Fakat madalyonun diğer yüzünü de cesurca konuşmak zorundayız.

Eğer bir coğrafyanın yetişmiş insan kaynağı, liyakatli gençleri, okumuş mühendisleri bürokraside ve siyasette sürekli görünmez kılınıyorsa; karar alma mekanizmaları sadece belli lobilerin, dar kliklerin ve Ankara bağlantılı dengelerin elinde dönüyorsa, Dağ yöresi insanının “Biz neciyiz?” diye sorma hakkı doğar. Temsilde adalet sağlanmadığı yerde aidiyet zayıflar.

Daha da vahimi, mektupta dile getirilen o kopukluktur:

“Bir belediye başkanına, il başkanına, vekile telefon açıyoruz; telefonlarımıza bakmıyorlar.”

İşte vatandaşı asıl öfkelendiren nokta burasıdır. Seçim zamanı Dağ yöresinin virajlı yollarını aşındırıp kahvehanelerde çay içen, boyunlara sarılan, sırt sıvazlayan siyasetçilerin; yetkiyi aldıktan sonra makam odalarının kapılarını kapatması, telefonları danışman barikatlarının ardına saklamasıdır. Vatandaş sırtının sıvazlanmasını değil, derdinin dinlenmesini istiyor. Kendi ilçesine fabrika gelmiyorsa bile, hiç değilse sesine kulak verilmesini bekliyor.

Bu krizi geçiştirmek yerine, siyaset kurumunun önüne koyması gereken somut dersler vardır:

Birincisi, Dağ ilçeleri için özel bir istihdam ve yerel kalkınma master planı hayata geçirilmelidir. Tarım, hayvancılık, eko-turizm ve yerel madencilik alanlarında gençlerin doğdukları yerde doymalarını sağlayacak projeler lafta kalmamalı, doğrudan teşvik edilmelidir.

İkincisi, liyakat sistemi şeffaf işletilmelidir. Yerel yönetimler ve kamu kurumları personel alımlarında hemşehri kayırmacılığına da, yukarıdan gelen baskılara da kapısını kapatmalı; sınavı, yetkinliği ve emeği tek kriter kılmalıdır. Dağ yöresinin genci de Nilüfer’in genci de eşit şartlarda yarışabilmelidir.

Üçüncüsü, siyasetçi ile seçmen arasındaki o kalın makam duvarları yıkılmalıdır. Ulaşılamayan, vatandaşına tepeden bakan, arandığında dönmeyen bir siyaset anlayışının tabanda biriktirdiği öfke er ya da geç sandıkta karşılık bulur.

Harmancık’tan yükselen bu ses, tek bir vatandaşın kişisel çıkışı olarak görülüp geçiştirilemez.

Bu ses, yıllardır vefayla bekleyen ama bekledikçe unutulduğunu hisseden bir bölgenin vicdani uyarısıdır. Şayet siyaset kurumu bu çığlığı duymazdan gelir, “üç beş kişinin dedikodusu” deyip kulak tıkarsa; yarın o yollara düştüğünde kahvehanelerde konuşacak muhatap bulmakta çok zorlanacaktır.

Abdullah Özdemir — Diğer Yazıları

OKUYUCU KÖŞESİ

Yorumlar

0 yorum

Henüz yorum yapılmadı. Görüşünüzü ilk paylaşan siz olun.

Yorum Yap

Yorumlar yayımlanmadan önce editör onayından geçer. E-posta adresiniz yayımlanmaz.

Yorum göndererek Gizlilik Politikası kapsamında IP adresinizin güvenlik ve moderasyon amacıyla kaydedilmesini kabul edersiniz.