Pandeminin Gölgesinde Kalan Patent: Şüphe ile Bilim Nerede Ayrılıyor?

Pandeminin Gölgesinde Kalan Patent: Şüphe ile Bilim Nerede Ayrılıyor?

Covid-19 aşılarıyla yeniden alevlenen biyolojik kontrol tartışmaları, teknik bir patent metninin soğuk satırlarında gerçek bir sınav veriyor.

Covid-19 salgınının o en karanlık günlerinde kollarımızı sıvadığımız aşı merkezleri, hafızalarımızdaki tazeliğini koruyor. O dönemde yalnızca bir virüsle değil; aynı zamanda modern tarihin en büyük bilgi kirliliği ve korku fırtınasıyla da karşı karşıya kaldık. “Bize ne enjekte ediliyor?”, “Bu genetik bir müdahale mi?”, “İleride bizi ne bekliyor?” soruları, en sıradan hanenin mutfak masasından ekranlara kadar her yerde konuşuldu.

Tam da bu güvensizlik ikliminin ortasında, internetin derinliklerinden bir patent numarası fısıldanmaya başlandı: EP1363665A2.

İddia son derece ürkütücüydü: Burun spreyi formunda verilecek lipozom kaplı mRNA molekülleriyle bağışıklık sistemi üzerinden doğrudan insan bilincine, beynine ve davranışlarına müdahale edilecekti. Salgının yarattığı travma ile birleşen bu kurgu, teknik kavramların ardına gizlenerek hızla bir dijital gerçekliğe dönüştürüldü.

Peki, o patent belgesini elinize alıp satır satır, soğukkanlılıkla okuduğunuzda karşınıza çıkan tablo nedir?

Görünen iddia, pandeminin ardından geliştirilen gizli bir zihin ve beden kontrolü mekanizmasıdır.

Arkasındaki somut gerçek ise; aşı teknolojisinde etkinliği artırmayı amaçlayan, antijen taşıma yöntemlerini ve bağışıklık yanıtını ölçen teknik bir laboratuvar başvurusudur.

Metni doğrudan incelediğinizde parçalar ayrışmaya başlıyor. Belgede lipozomlar ve lipit temelli taşıma sistemleri açıkça geçiyor. Çünkü tıp dünyası, biyolojik moleküllerin vücudun savunma mekanizmalarına takılmadan hedefe ulaşabilmesi için bu mikroskobik yağ küreciklerini uzun yıllardır kullanıyor. Metinde “burun spreyi veya solunan aerosol” ifadesi de yer alıyor; zira solunum yoluyla bulaşan patojenlere karşı mukozal bağışıklık oluşturmak, iğnesiz aşı çalışmalarının en temel araştırma alanlarından biridir.

Ancak zihinleri bulandıran o kritik düğüm, “mRNA” kelimesinin bu denklemdeki yerinde atılıyor.

Belgede geçen messenger RNA, iddia edildiği gibi burundan sıkılarak beyne veya merkezi sinir sistemine gönderilen aktif bir yük değildir. Aksine, uygulanan aşının bağışıklık sisteminde yarattığı hücresel tepkiyi, özellikle sitokin (IL-4) yanıtını PCR yöntemiyle laboratuvarda ölçmek için kullanılan bir takip aracından ibarettir.

Dahası; patentin hiçbir paragrafında kan-beyin bariyerini aşmaktan, koku siniri üzerinden beyin merkezlerine sızmaktan ya da insan davranışlarını manipüle etmekten bahsedilmiyor. Belgenin söylediği çerçeve son derece nettir: Antijen ve adjuvan bileşimi farklı taşıyıcılarla, örneğin lipozomlarla hazırlanabilir; bu formülasyon burun yoluyla uygulanabilir ve bağışıklık modülasyonu hedeflenebilir.

Aynı belgede geçen üç ayrı kavramı –burun spreyi, lipozom ve mRNA– cımbızla çekip aralarındaki teknik mesafeyi silerek tek bir karanlık komplo üretmek araştırmacılık değildir. Bu kolaycılık, hakikati aydınlatmadığı gibi, küresel ilaç tekellerinin gerçek ticari ve etik kusurlarını denetleme imkânını da zedeler.

Pandemi sürecinde küresel sağlık otoritelerinin ve ilaç tekellerinin sergilediği şeffaflıktan uzak tavırlar, vatandaşın şüphe duymasını son derece meşru kılmıştır. Hızlı onay süreçleri, ticari sır gerekçesiyle gizlenen sözleşmeler ve yan etki tartışmalarındaki kaba sansür dili, toplumun güvenini temelinden sarsmıştır. Ancak haklı bir eleştiri zemini, belgesiz felaket senaryolarının kalkanı yapılamaz.

Bu süreçten çıkarılması gereken dersler açıktır:

Birincisi, kavramları yerli yerinde okuma disiplinidir. Bilimsel bir makalede ya da patentte geçen terimlerin teknik işlevini araştırmadan hüküm vermek, toplumun korkularını istismar edenlerin değirmenine su taşır.

İkincisi, sağlık yönetiminde mutlak şeffaflıktır. Kamu otoriteleri, tıbbi teknolojilerin mahiyetini ve sınırlarını kapalı kapılar ardında değil, açık verilerle halka izah etmek zorundadır. Boş bırakılan her bilgilendirme alanı, spekülasyonlarla dolmaya mahkûmdur.

Üçüncüsü ise araştırmacının vicdani sorumluluğudur. Gerçeğin peşinde koşan bir yazar; ne ilaç endüstrisinin her söylediğini peşinen doğru kabul eder, ne de belgede yazmayan bir komployu sırf dikkat çekiyor diye hakikatin yerine koyar.

EP1363665A2 kodlu patent metni, bir korku filminin gizli senaryosu değil; modern tıbbın bağışıklık mekanizmalarını çözmeye dönük teknik bir başvurusudur.

Gerçekleri savunmak, her türlü kurumsal karanlığı sorgulamayı gerektirir; fakat bu sorgulama ancak soğuk bir belgeye, somut bir veriye ve eğilip bükülmeyen bir hakikat ahlakına dayandığı zaman değer kazanır.

Abdullah Özdemir — Diğer Yazıları

OKUYUCU KÖŞESİ

Yorumlar

0 yorum

Henüz yorum yapılmadı. Görüşünüzü ilk paylaşan siz olun.

Yorum Yap

Yorumlar yayımlanmadan önce editör onayından geçer. E-posta adresiniz yayımlanmaz.

Yorum göndererek Gizlilik Politikası kapsamında IP adresinizin güvenlik ve moderasyon amacıyla kaydedilmesini kabul edersiniz.