Yeşil Işığın İlk Saniyesi ve Kaybettiğimiz Sabır!

Trafikteki kornadan sosyal medyadaki lince uzanan tahammülsüzlük, yalnızca ekonomik bir yorgunluk mu yoksa ortak yaşam kültürümüzün sessizce çöküşü mü?
Trafik lambası kırmızıdan sarıya dönerken, henüz yeşil yanmadan arkadan yükselen o ilk korna sesi… Süresi bir saniye bile değil. Önünüzdeki sürücünün ayağını frenden çekip gaza basması için gereken o küçücük zaman dilimine dahi tahammül edemeyen bir refleks.
O saniyede patlayan korna sesi, aslında sadece sabırsız bir sürücünün telaşı değildir. Birbirimize ayıracak tek bir saniyemizin dahi kalmadığının, sinir uçlarımızın ne kadar açıkta gezdiğinin en çıplak göstergesidir.
Benzer bir sahne akşam saatlerinde bir mahalle marketinin kasasında tekrarlanıyor. Cüzdanından para çıkarmakta zorlanan yaşlı bir adamın arkasında bekleyen gencin oflamaları, sabırsız ayak vuruşları reyonların arasında yankılanıyor. Sabah okul kapısında çocuğunu bırakırken iki santimlik yol payı yüzünden birbirinin üzerine yürüyen veliler, sitelerin WhatsApp gruplarında bir çöp poşeti veya yanlış park edilmiş araç yüzünden savrulan ağır hakaretler…
Gündelik hayat, sanki her an patlamaya hazır bir gerilim hattının üzerinde yürüyor.
Akşam eve gelip dinlenmek için ekranı açtığınızda ise tablo değişmiyor; aksine daha da koyulaşıyor. Tanımadığımız bir insanın eksik bir cümlesi, aceleyle yazılmış bir yorumu ya da sadece bir fotoğraf karesi üzerinden kurulan dijital mahkemeler var. Üç cümleyle bir insanı hain, ahlaksız ya da suçlu ilan etmek artık dakikalar bile sürmüyor. Yüz yüze gelsek selam vermekten çekinmeyeceğimiz insanları, ekran arkasında hiç tereddüt etmeden infaz edebiliyoruz.
Peki, bize tam olarak ne oldu? Biz ne zaman bu kadar tahammülsüz bir topluma dönüştük?
Bu sorunun en kolay cevabı bellidir: Hayat pahalılığı, geçim derdi, ay sonunu getirme kaygısı. Elbette ekonomik zorluklar insanı yorar; geleceğini göremeyen, bütçesini denkleştiremeyen bir zihnin tahammül eşiği kaçınılmaz olarak düşer. Buna plansız büyüyen şehirleri, iki saat süren işe gidiş-geliş çilesini, beton bloklar arasına sıkışmış ve nefes alacak tek bir yeşil alanı kalmamış kalabalıkları da ekleyebilirsiniz.
Fakat bütün bu tabloyu yalnızca enflasyona veya şehirleşmeye bağlamak, asıl büyük yüzleşmeden kaçmak olur.
Mesele sadece cüzdanımızın hafiflemesi değil; birbirimize duyduğumuz asgari saygının, kamusal alandaki ortak nezaketin aşınmasıdır. Birbirimizin gözünün içine bakarak konuşmayı, anlamaya çalışmayı, en önemlisi de dinlemeyi bıraktık. Dinlemek yerine, karşı tarafın cümlesini bitirmesini dahi beklemeden savunmaya ya da hücuma geçiyoruz. Farklı bir sese, ufak bir gecikmeye, insani bir yanılgıya ayrılmış hiçbir esneklik payımız kalmadı.
Daha da vahimi, bu öfke dilini çocukların gözü önünde, gündelik bir norm gibi sergiliyoruz. Arka koltukta oturan çocuğunun yanında camı açıp küfür eden bir anne ya da baba, o çocuğa yalnızca trafikte nasıl davranılacağını değil; hayatta kendi gibi olmayanla nasıl “ilişki kurulacağını” da öğretiyor. Çocuk, hakkını aramanın yolunun bağırmaktan, karşı tarafı ezmekten ve gücünü fiziksel ya da sözlü olarak dayatmaktan geçtiğini düşünerek büyüyor.
Böyle bir atmosferde yetişen yeni kuşaktan, okul bahçesinde arkadaşına sabır göstermesini bekleyebilir miyiz?
Sorun çok boyutlu; dolayısıyla çözümü de sadece genel temennilerle geçiştiremeyiz.
Öncelikle dijital alandaki kural tanımazlığın gerçek hayatta olduğu gibi açık yasal ve ahlaki sınırları olmalı. Sanal ortamda bir insana saldırmanın, sokakta edilen bir hakaretten farksız olduğu hem hukuken hem de toplumsal algı düzeyinde netleştirilmelidir. Klavyenin ardına saklanan öfkenin cezasız kalmayacağı güveni sağlanmalıdır.
İkincisi, şehir planlaması yalnızca bina dikmekten ibaret görülemez. İnsanları dip dibe, sürekli yarış halinde ve sıkışık yaşatan kentsel tasarımlar öfke üretir. Yerel yönetimler, insanların karşılaşabileceği, nefes alabileceği, ortak zaman geçirebileceği meydanları, parkları ve sosyal alanları bir lüks değil, toplumsal akıl sağlığının temel unsuru olarak görmelidir.
Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, bireysel sorumluluktur. Her sabah sokağa adım atarken kendimize şu basit hatırlatmayı yapmak zorundayız: Karşılaştığımız her insan, en az bizim kadar yorgun, en az bizim kadar hayatın yükünü omuzlarında taşıyor. Önümüzdeki sürücünün o üç saniyelik gecikmesi hayatımızdan hiçbir şey eksiltmez; ama bastığımız o öfkeli korna, karşımızdaki insanın gününü karartabilir.
Bir toplumu bir arada tutan şey yalnızca aynı sınırların içinde yaşamak değildir; bir arada yaşama adabına sahip çıkmaktır.
Birbirimizi kaybetmek birkaç saniyelik bir öfkeye bakar. Yeniden kazanmak ise kırmızı ışıktan yeşile geçerken gösterdiğimiz o üç saniyelik sabırla başlar.
Meltem KOÇ — Diğer Yazıları
Bu yazarın yayımlanmış başka bir yazısı henüz bulunmuyor.
Yorumlar
Henüz yorum yapılmadı. Görüşünüzü ilk paylaşan siz olun.